1 Ekim 2014 Çarşamba

27 Haziran 2014 Cuma

AYLARIN SULTANI HOŞ GELDİN


Sultanım!
Bizlere ayların en güzelini, en bereketlisini, en sevimlisini gönderdin…
Ayım oldu “Ramazan”. İlk göz ağrım oldu “Hilal”. Hurma ile bütünleşti “İftar”. Zeytinle sıhhat buldu “Sahur”. Sevdim bütün günlerini “Ramazan”ın.
Açtı kalbimiz sevgiye… Açtı midemiz sabra… Açtı aklımız hikmete… Doyur bizi “Sultan”ım. Cömertsin sen. Hazinenden ver biz fakirlere…

Ey Ayların Sultanı!
Sıcacık susamlı pide oldun akşam iftar soframıza konan... Bir hurma tanesi oldun dillerimize tatlı tatlı konuşmayı öğretmek isteyen… Birbirinden kopuk yaşayanlarımızı bir araya getirmeye vesile oldun. Fakirliğin, yoksunluğun ve yoksulluğun her türlüsü yaşatmaktasın bize… Kimimizin maddeten fakir; kimimizin ilmen fakir; kimimizin de kalben fakir olduğunu hissettirdin “Sultan”ım!

Ey Ayların Sultanı!
Ya sahurlarına ne demeli. Gecenin bir yarısı geceyi ortadan ikiye bölerek kaldırmaktasın bizi ayağa… Tefekküre davet eder gibi… Gözümüzden yaşı akıtmayı ister gibi… Rable secdede konuşturmayı murat eder gibi… Üç öğün yemeden de yaşanabileceğini göstermek ister gibi… Sessizliğin ilahi sesini dinletmek ister gibi… Dünya denen uykudan uyandırmak ister gibi… Gecemizi aydınlattın “Sultan”ım!

Ey Ayların Sultanı!
Boşuna değil senin on bir ayın sultanı olman. Bütün “şehr”ler (aylar) inceden inceye imrenmekteler sana. Şehirlerimiz hasretle bütün bir yıl beklemekteler seni. Davullarla, manilerle, tatlılarla karşılamak isterler seni. “Ya Şehr-i Ramazan” diye haykıran camilerimiz kandilleri, mahyaları ile sana olan hasretlerini ilan etmektedirler adeta…

Ey Ayların Sultanı!
Sultanlar hediyeleri ile gelirler. Sen de bize seni yaşamamızın ödülünü “bayram”ınla vermektesin. Ne güzel ödüldür bayrama kavuşmak… Her zahmetli yolun sonunun kurtuluş olduğunu öğretmek ister gibisin “bayram”ınla... Açlıktan tokluğa doğru yolculuğun yüreğimize gömülü sırrını yaşatmak ister gibisin “bayram”ınla…

Hoş Geldin “Sultan”ım!
Hanemize, sokağımıza, mahallemize, şehrimize, milletimize, insanlık alemimize…
Hoş Geldin “Sultan”ım gönül denen evimize, “Kalb”imize, “Kâbe”mize!

20.07.2012
Ali Sedat ASLAN

20 Mart 2014 Perşembe

Çanakkale mi Şehit, Şehit mi Çanakkale?

Ey tarihin en büyük destanını yazanlar!
Ey şerefinin ölçüsü tarihin ufuklarına sığmayan kahramanlar!
Ey yüreği avucunda, kefeni sırtında olanlar... 
Ey er oğlu er, yiğit oğlu yiğitler. 
Allah ve Resulünün övdüğü makama Çanakkale tepelerinden yükselenler... 

Size binlerce kez selam... 
Bu vatan uğruna kahramanca dövüşüp, kan verendiniz, can verendiniz... Aslan gibi kükreyip, mertçesine haykırdınız. Zafer ümidi ve ışığının bir parıltısı bile görülmeden akın akın ölüme koştunuz. Günün en kahpe, en zalim silahlarına, göğsünüzden, alnınızdan hedef oldunuz. Parça parça et olup dağlara tepelere yağdınız. Adsız, sansız, isimsiz, toprağın kara bağrını gülistan ettiniz. Çağın en büyük kahramanları olmayı hak ettiniz. Kan deryasında al al gül olup, bittiniz. Ölerek yaşadınız, fedayı can ederek harimi ismetimizi, korunması gereken yerimizi korudunuz. Bin yıllık tarihin, akışını durdurmak isteyen ehli salibe karşı, yenilmez, yıkılmaz bir kale oldunuz.  

Ey Çanakkale’yi geçilmez kılan, düşmanın hayallerini kursağında koyanlar.
Ey toprağın koynuna gülerek girenler... 
Ey tarihin çarkını geri döndürmek isteyenleri, tarih çarkının mengenesinde boğanlar.  

Sizi kalem yazmaktan, kelam ifadeden acizdir... Tarihin koynuna sığmayan kahramanları, ancak destanlar anlatabilir. Tarihin en büyük destanını siz yazdınız. Süngüleriniz kalem, kanlarınız mürekkep oldu.  

Çanakkale Destanı bu; Haç karşısında Hilal’in şavkıma destanı... 
Şahadet Destanı bu; Allah’a varış destanı...  

İstirahat zamanı, siperinde sardığı sigarayı düşmanına ikram edip, dövüş zamanı tufan oldunuz... Şimşek gibi çakıp, sel gibi bendinizi yırttınız. Ölüm kusan toplara, gemilere göğsünü kal’a yapıp, set çekip, dur! dediniz. Demirden pençenizle, haçlı gücünün boğazını sıkıp, kahru perişan ettiniz. Arıburnu’nda, Seddülbahir’de, Çanakkale’nin bilmem hangi sırtlarında, belki kan denizi, belki kan çukurunda gömülü bulunuyorsunuz. Şimdi Bayrağımızın gölgesinde asude yatmakta; belki de aynı ölümle yine ölmek için hayatı arzularcasına Allah’tan izin dilemektesiniz. 

Ey kefenlerinden kan damlayarak Allah’ a yükselenler!
Ey emdiği sütü, yediği lokmayı, soluduğu nefesi helal ettirenler!
Ey ölüm pazarında can sergileyen canlar, yiğit Mehmedler...

Gözlerimiz semaya çekilen Bayrağa bakar gibi, zaman ötesine, sizlere mıhlı... 
Size özenmemek mümkün mü? 
Bayrak semada, şehit toprağın sinesinde yücelirmiş. Bayrak uğruna, devlet uğruna, yarınlar uğruna, bugününü feda ettiniz. Sizi övmüyoruz. Çünkü övemiyoruz. Sizi öven övmüş, ne güzel de övmüş... En güzel isim, en makbul vasıf sizin: “ÇANAKKALE ŞEHİDİ”siniz! Dünyada tahtınız gönüller, ahirette makamınız şehitler makamı. Sizlere ne mutlu! 

Ey Şehit ve Gazi torunları!
Ey Çanakkale’nin, Milli Mücadele’nin şanlı ahfadı!


Bugün ne olursan ol, ama dünü unutma. Geçmişi unutursan vebalde kalırsın...
Dün, cepheye giderken uzaklardan duyulan kağnıların yürek yakan iniltisini unuttun mu?
Cepheye mermi taşırken yolda donarak şehit olan Şerife bacıların hatırası seni etkilemiyor mu?
Ya bir günlük güvey iken bu Yurdu savunmak için Cepheye koşanların hali...


Elinin kınası kurumadan Mehmed’ini son defa gören üç günlük taze gelin, Ayşeler, Fatmalar...
Bir umut diye gökte kuşlara, yerde rüzgârlara haber soran anaların ahvali seni sarsmıyor mu?
Dünü unutmak mümkün değil. Dünsüz bugün olmaz ki...

Ey Şehitlerin çocukları!
Ey Gazi torunları!

Hele kalbindeki külleri üfle, altında kıpkızıl bir ateşin yandığını göreceksin. Daha derinlere in; tortuları eş hele. Nefes alıp veren, soluyan, fokur fokur kaynayan bir yanardağ bulacaksın. Bu yanardağ senin yumruk kadar kalbinde coşuyor. 

Ey kaderin bir cilvesi olarak bu topraklarda birlikte yaşayanlar!

Üzerinde yaşadığın mirasın manasını anla. Dünü doğru öğren, bugünü doğru yorumla; geleceğe hazırlan.
Ati’nin neşvünema kır çiçekleri bizim gönlümüzde, bizim ülkemizde Türkiyemiz’de açsın. 

Ali Sedat ASLAN

1 Mart 2014 Cumartesi

Dua ile başlarız söze....

Allah’ım,
Lütfet ki gittiğimiz her yere barış götürelim...
Bölücü değil, bağdaştırıcı olabilelim...
Nefret olan yere sevgi, yaralanma olan yere affedicilik, kuşku olan yere inanç,
Ümitsizlik olan yere ümit, karanlık olan yere aydınlık
Ve üzüntü olan yere sevinç saçıcı olmayı bize lütfet...

Allah’ım...
Kusurları görenlerden değil örtenlerden,
Teselli arayanlardan değil, teselli edenlerden
Anlayış bekleyenlerden değil, anlayış gösterenlerden
Yalnız sevilmeyi isteyenlerden değil, sevenlerden olmamıza yardım et..
Yağmur gibi hiçbir şey ayırt etmeyip aktığı her yere canlılık bahşedenlerden,
Güneş gibi hiçbir şey ayırt etmeyip ışığıyla tüm varlıkları aydınlatanlardan
Toprak gibi her şey üstüne bastığı halde, hiçbir şeyini esirgemeyip nimetlerini herkese verenlerden ve gece gibi ayıp ve kusurları örtenlerden…

Alan değil veren ellerin,
Affedici olduğu için affedilenlerin
Hak ile doğan
Hak ile yaşayan ve Hak ile ölenlerin
Ve sonsuz yaşamda yeniden doğanların safına katılmayı bize nasip et..

AMİN..

HASRETİMİZ YÜZYILLIK *

Ey Tuna!..

Senden ayrılalı yüzyıl olmuş… Osman Paşa’nın kolunda beş bin top birden patlayınca insanlığımız tarumar olmuş, kardeş türkülerimizi söyleyemez olmuşuz. Yüzyıl sonra yüzün üzerinde gönüllü yürekle bir yanımıza Dicle ve Fırat’ı; bir yanımıza Nil’i alarak sana geldik. Kardeş nehirler, kardeş şehirler aşarak sana ulaştık… Harabe ve virane ata yadigârlarını gördükçe içimiz acıdı. Biz kardeşleşememişken henüz, sen bize umut oldun boy boy, dalga dalga akan yarın oldun yüreklerimize…

Ey Tunam!

Temmuz sıcağının onunda bir gece vakti çok uzunca yoldan geldik… Yorgundu sana bakışlarımız, durgun akan suların gibi. Anadolu toprakları hasretti sana, kollarını açmış evladını bekleyen bir ana gibi. Yetmez mi Ey Tuna! Bunca yıl çektiğimiz hasretlik. Bitmez mi bunca kaybetmişlik. Dün gibiydi yaşadıklarımız. Arkadan yetimler ve öksüzler bırakarak ayırdılar bizi senden. Her şeye alıştırdıkları gibi buna da çabuk alıştık. Sen mi bize, biz mi sana yabancılaştı bilemedik. Birlikte hesap ve imtihandayız.

Tuna akar biz ağlarız.
Kaç yıl geçse de aradan,
Bak gördün mü kavuşturdu Yaradan.
At üstünde gelemesek de, kılıçlarımız ve oklarımız olmasa da
Mahcup yüreklerimizdi bizi sana getiren.
Güneşi hediye edemesek de, ayımızı ve yıldızımızı getirdik sana…

Balkanlara asırlarca can oldun, kan oldun Ey Tuna!

Taşına ve toprağına bereket verdin uğradığın her yere. Her güzelin bin taliplisi olur, birine yar olur. Sen de bize asırlarca yâr oldun nazlı bir gelin gibi… Nazın da kahrında hoştu bize. Öğrendim ki on ülkeden geçmekteymişsin. Şehirler kurdurmuşsun kıyılarına. Adına şarkılar yazdırmışsın. Ressamlara ilham olmuşsun. Nice âşıklar kıyılarında buluşmuş. Ordular senin uğruna savaşmışlar. Her millet ve devlet diğerlerinden seni kıskanmış. Kıskanılmayacak, uğruna kan akıtılmayacak gibi değilsin ki Tunam!

Ey Tuna!

Gördük ki akışın ve bakışın değişmeye başlamış bize doğru. Medeniyetimizi yeniden yeşertecek yiğitlere bağrını açmışsın. Bildin değil mi bizler olmadan sana huzurlu akmak yok. Zulüm bitmiyor, adalet gelmiyor bizsiz. Biz dedimse bizi biz yapan değerlerdir muradımız. İslam’la insanın bütünleştiği değerler… Biz de senin gibi İslam’a susadık yıllar yılı… Bir nehrin suya susaması neyse; biz de aynen öyleydik bir zamanlar… Geçmişimize uzanan damarlarımızı kurutmaya, kollarımızı kırmaya çalışan bedbahtlara tanık olduk. Aldandık ve aldatıldık. Ama bitti artık o günler. Aldanmaya ve aldatmamaya yemin ettik Tunam. Kökleri ve gökleri yeniden keşfe koyuldu alperen ruhlu yiğitler.

Bekle bizi Tunam! Etrafını yıkmadan akmaya devam et Tunam!

Tuna fetholunmakta; ne mutlu onu fethedenlere!..

18.07.2012

Ali Sedat ASLAN

*Bu yazı İGEDER tarafından düzenlenen “Yüzüncü Yılında Tuna’ya Dönüş” gezisi vesilesi ile kaleme alınmıştır.

ER’RİSALE-3 (3. Mektup)

Ey Bizden İhlâs Samimiyet Bekleyen Sevgili!
Ey Eşsiz Benzersiz Sevgili!
Ey Öncesiz Sonrasız Sevgili!
Ey Her Şeyin Sana Muhtaç Olduğu Sevgili!
Ey Hiçbir Şeye İhtiyaç Duymayan Sevgili!

Günlerden ihlâsı yaşar ömrüm. Bu nefis de insten ve cinsten kaçıp, bir ve tek olanla ihlâsı ister kalp mabedinde. Her yerde ve hiçbir yerdesin bilirim. Adımlarım acizdir sana yönelmeye. Yüz on ikinci surende denemek istersin bilirim samimiyetimi. Ne çetin bir sınavıdır ihlâs ve samimiyet. Samimiyet fedakârlık ister, kibir ve riyakârlık değil. İhlâs ve samimiyet sana yaklaştırırken; kibir ve riya yuvarlar bizi uçuruma. Samimiyet dilenirim. Allah rızası için yok mu samimiyet dağıtan? Samimi duygu, düşünce ve inancın sahibi insanı olamadık.

Riyakardır sana karşı hayatımız. Verdiğimiz sözler ise münafık. Şöhretin, paranın ve makamın kulu kölesi olduk. İki kuruşluk değildi artık bizim için dünya. Kazıklarımızı çakmıştık derinliklerine. İnatçıydık çıkarmamakta hayatımızdan, kazanmakta olduğumuz dünyalık adına her ne varsa…  Vazgeçilmez bağımlıları olduk dünyanın. Güçlüydü çelikten kalın halatlar gibi bağlılığımız. Koparamazdı hiçbir şey sahibi olduğumuz dünyadan(!).

Ey Beni kalbimden, zaaflarımdan yakalayıp köleleştiren “nefs”im! Yetmez mi bunca isyanımız, günahımız… Bitmez mi sonu gelmeyen ihtiraslarımız… Kendisine yazık edenlerden olduklarımız… Göremedik, anlayamadık bir bir kazandığımızı düşündüğümüz ömrü hayatımızın ve sermayemizin avuçlarımızın arasından kayıp eridiğini. Uğruna canımız pahasına kazandıklarımızın bize nasıl da sırt çevirdiğini. Aldanmıştık ve aldatılmıştık en kestirmesinden. Koca bir pişmanlıktı bize kalan. Kızgındık peşinden gittiğimiz heva ve heveslerimize… Baki bir dost var mıydı bu halde iken halden anlayan? Halsiz kalan sadece bedenlerimiz miydi? Tüm dünyalık kapılar kapanmışken kime gidilebilirdi? İmdat, imdat diye çığlık atan kalplerimize kim sahip çıkabilirdi?

Ey bizleri var eden, keremi bol Sahibimiz! Seni unutmuşluğumuzu affet! Sensizliğimizden dolayı bizi kınama. Kınamak bize, bağışlamak sana yakışır Ey Rabbimiz! Bilemedik senin tekliğindeki hikmeti, tek olanın eşsizliğini, benzersizliğini. Bizleri çifter çifter yaratmışken, çiftimizle bütünleşip tekliğine eremedik.  Kadın ve erkek çiftinin “insan” gerçeğini, gece ve gündüz çiftinin “gün” gerçeğini, sevap ve günah çiftinin “amel” gerçeğini, dünya ve ahret çiftini “hayat” gerçeğindeki tekliği tefekkür edemedik.  Kesretten vahdete, vahdetten kesrete erişemedik. Tekliğinin cilvelerini müşahede edemedik. İhlasın sırrına eremedik.

Ey İhlas!

Yeşer kalplerimizde. Yaşa hayatımızın her anında. Nefsimize derslerinden en etkilisini ver ki anlasın artık sensiz bir hayatın hiçliğini… Zamanın harikalarından olan zat-ı muhteremin veciz ifadesiyle: «Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarik-i hakikat, en makbul bir dua-yı mânevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.» hakikatini yaşattır bize.

“De ki: O Allah tekdir. Doğmamış ve doğurulmamıştır. O Samettir. Hiçbir şey O’na denk değildir…”

Vesselam…

Ali Sedat ASLAN

ER’RİSALE-2 (2. Mektup)

Ey Geceyi yarıp gündüze çeviren Sevgili…
Ey Bulutları yarıp yağmuru indiren Sevgili…
Ey Toprağı yarıp tohumu yeşerten Sevgili…
Ey Çekirdeği yarıp filizi bitiren Sevgili…
Ey Rahmi yarıp insanı dirilten Sevgili…

Kabuğunu kırıp yücelmek ister yürek sana… Şer olandan sıyrılıp; hayır yolunu tutmak ister. Beden kafesinden kurtulup; özgürlüğü sende tutsak etmeyi diler… Akıl yorar; nefis zorlar; kalp kollar beni.  “Felaketim’” demeden “Felak”ım olur musun?

Ey Sevgili! Kalbimi yarıp nefsimi küfrün karanlığından, inancın aydınlığına çıkartmayacak mısın?
Sen dinmeyen acım, acıyanımsın… Sen bitmeyen kahrım, kahramanımsın… Sen iyileşmeyen yaram, Yaradanımsın…  Acı bana, kahır bana, yara bana Ey Sevgili! Dert bana, derman sana yakışır en güzelinden… Garip gönlüm lâl olur; azamet denizinden… Hiçlik sende parçalanır; zerresiz kalır. Benlik seninle kimlik kazanır; hiçliksiz kalır.

Yarattıklarına tapınmaktan kaçındır ki sığınabileyim sana… Sabah akşam paraya, kadına, makama tapınır durur nefis.  Baş eğilmez, seccadeler serilmez, geceler dirilmez, gözyaşları görülmez oldu. Azdık nefsin bitmek tükenmek bilmeyen iştihalarından… Küfür kokuyor yürek… Senin kokunu alamaz; yolunu bulamaz olduk. Şaşkınız… Şaşkınlığımızı ve şaşılığımızı bağışla, Ey Sevgili!
Sığın diyorsun ya hani “Felak’ın Rabbine!” yüz on üçüncü mektubunda Ey Sevgili… Evsiz, barksız kalmış, sığınak arayan bir fakir var kapında… Vurur durur kapının tokmağına… Kimse yok mu? Yokluk ve zorluk var şimdi elimde, avucumda… Dilenirim cesaret ve merhamet. Kanatları yerde sürünen bir kartalın acizliği gibidir benimkisi. Zirvelere uçmaya namzet kanatlar dermansızdır… Ferman diler, derman için. Akıl ve gönül kanatlarım kırık. Fikir ve duygularım örselenmiş. Divane olmuş aşık gibi bekler, durur bu yürek kapında. Akıl kapıldıysa da çoğu zaman senden başka kapılara; başka kapı bilmez yüreğim biliyorsun Ey Sevgili!

İki kalkan verdin elime, dilime, beynime ve yüreğime… Korunmamı diledin, korunmam gereken şerlilerin şerrinden. Korkmaz kıldın kınamacının kınamasından; büyücünün büyülerinden; kıskancın kıskançlığından; dedikoducunun dedikodusundan… Uyardın uyandırmak için. Sana ve uyarıcı elçine selam. Selam gündüzün, aydınlığın, sonranın, güvenin sahibine…

Ey Sevgili! Bir kez daha sana kalbimi açma bahtiyarlığını bahşettiğin için şükranım… Bir tek sana açabiliyor kalbini bu aciz, mücrim kul. Kalpleri eviren çeviren bilir, kalbin içindeki deveranı, aklın içindeki feveranı… İlmimi amele kalb eyle (döndür). Fikrimi, zikrimi, şükrümü Dergâh-ı İzzetinde kabul eyle.

Ey Sevgili! Benim gibi günleri sensiz geçenlere “Sultan” ol. Kalpleri sensiz atanlara “Bürhan” ol. Akılları sensiz çalışanlara “Furkan” ol. Günah denizinde boğulanlara “Tevvab” ol. Cehalet çukurunda gezinenlere “Mâruf” ol.

İyi ki varsın…
Bana benden yakınsın…
Canımsın, kanımsın…

Ali Sedat ASLAN

ER’RİSALE-1 (1. Mektup)

Ey Yar!
Ey Sevgili!
En Sevgili!

Özlemle yanan, acıyla inleyen, sevgiyle dolan, seninle “an”larını yaşamak isteyen, sensizliği “hiçlik”, senliliği “benlik” bilen, sende var olan, bütün kapıların sana açıldığını, bütün yolların sana gittiğini gören “KALBİM” diyor ki:

Ben bir “hiç”tim; sen "var" ettin. Varlığından haberdar ettin. İnayetine sığındım; kapına geldim. Hidayetine sığındım; lütfuna erdim. Bu ıssız çöllerde sensiz bırakma. Leyla dedimse sensin; Suna dedimse sen. Sen benim gören gözlerim, işiten kulağım, söyleyen dilim, düşünen aklım, elim, ayağım ol Ey Sevgili! Sana ermek isteyen bir “ermiş” misali kapına geldim. Sana doğru akan bir ırmak kıl beni… Yarı yolda kurumadan, bahçene yetiştir beni…

Sevgiliden gelen yüz on dört mektup var şimdi önümde ve kalbimde… İnsan sevgilisinden mektup alınca eli ayağı birbirine dolaşır. Okudukça okur; coşar bir ceylan yüreği gibi. Ama sevgili cevap ister; haber bekler. Sana cevap verecek bir kalbe sahip değilim… Çok beklettim bilirim. Mahcubiyetimi, vefasızlığımı, kabalığımı affet! Elime “kalem”imi alıp; birçok kaba-saba ameller yazdım defterime. Hercaidir ömrüm, bilirsin…

Mektupların için ne kadar şükretsem azdır Ey Sevgili! Beni seven “Vedud” isminin hatırına kabul et bu kırık-dökük sözleri…

Son mektubuna cevabımdır bu sözlerim… Ömür kifayet ederse devamını da getirmek arzu eder yüreğim. Yüz on dördüncü mektubun başlar “NÂS” diye… İnsanı, yani bizi anlatırsın kısa ve net. Sığın diyorsun bana. Ben de sınıyorum sana bütün günahkâr kalbimle Ey Sevgili! Sen insanların “melik”i, ilahısın. Seninle aramıza girecek şerlilerden, vesvesecilerden, cinlerden ve insanlıktan çıkmış insanlardan kaçıp; sana sığınıyorum Ey Sevgili! Koru beni. Sen korumazsan, ben korunamam… Sen sevdirmezsen, ben sevemem… Sen söyletmezsen, ben söyleyemem… Sevdir bize hep sevdiklerini. Yerdir bize hep yerdiklerini. Yâr et bize erdirdiklerini. Sevdin “Habib”ini, bütün kâinata sevdirdin. Onu “makam-ı mahmud”a erdirdin. Seçilmişlik tacını ona giydirdin. Beni de o seçilmiş dosta dost eyle Ey Sevgili! Onun dostluğu aşk kokar. Onunla kurak çöller cennete döner. Kuruyan dereler taşar. Sönen yıldızlar parlar.

Sözler ve sözcükler acizdir seni anlatmaya Ey Sevgili! Kelamıma ve kalemime güç ver. Sınırlı olan ebedi olanı nasıl anlatabilir ki? Sevgilisini bilmeyenlere onu resmetmeye çalışan bir ressamın hali mecali neyse benimkisi de öyle Ey Sevgili! Sureti ve sireti resmetmek, ona can vermek elde mi? Ondan aldığımız ilhamla kendi gerçeğimizi çizeriz aslında. Hayal ve gerçek arasında gider geliriz. İnsan gerçeğe hayalleriyle yolculuk eder. Varlık hayal ile vücut buldu. İnsan hayal ile medeniyet kurdu. Sen bizi hayal edip, varlıklar âleminde halkeyleyip, can verdin, kan verdin Ey Sevgili!

Varlıklar aleminin burcuna yerleştirdin bizi. İçimize kendinden bir “öz” hediye ettin. Özümün özü, gözümün gözüsün. Çıkmış bulunduk bir kere bu yola… Yol da, yolcu da seni bekler; sana ermek ister. Hey gidi arkada bıraktığım yollar… Yollara bıraktığım izler… Hey beni yâre götürecek yollar içindeki “yol”. O yolun sahibine kurban olmak… Yolun sonundaki bitmeyecek başlangıcı bilmek ne güzel…

Yola selam… Yolcuya selam… Tüm yolların sahibine selam…
Ve Aleykümselâm…

Ali Sedat ASLAN

MEDRESE-İ RAMAZANA VEDA EDERKEN

Bir medrese oldun bize Ey Ayların Sultanı…

Ardına kadar açtın kapılarını… Her türlü rahmet, hikmet ve nimetlerini serdin önümüze… Doyurdun aklen, kalben ve maddeten ne kadar fakirimiz, fukaramız var ise… Doyduk imana… Aç kalsa da bedenimiz, ruhlarımız bayram etti. Ruhumuz ilahi esintilerle neşv-ü nema buldu. Toplumsal dokularımız yeniden güçlenmeye başladı. Hanelerimiz neşelendi. Bereketlendi sofralarımız. Aşk ile okundu ezanlarımız. İhlâs ve samimiyetle kılındı namazlarımız. Yüce Mevla’ya yöneldi dua ve niyazlarımız.

Ne çok şey öğrettin ve yaşattın bir ayda Ey Ayların Sultanı…

Bizlere bir medrese oldun yüzlerce verdiğin derslerle. Sana layık talebeler olamadık belki. Hocalarımıza diyecek yoktu gerçekten. Oruç, iftar, sahur, teravih, zekât, fitre başta olmak üzere her birinin rahle-i tedrisine oturttun bizi. Hakkını verdiğimiz söylenemez derslerinin. Otuz günde ne kadar doldurabildikse akıl ve kalp heybelerimizi, o kadardı nasibimiz. Nasipsizlerimiz de vardı… Onlara da dua ettik sofranda buluşmak için.

Sana veda edebilmek zor gelecek bize Ey Ayların Sultanı…

Hoş gelmiştin… Bitmeyecek, gitmeyecek sanmıştık seni… “Kur’an-ı Mucizül Beyan”ı emanet ederek ayrılıyorsun. Ömrümüzün geri kalan tüm günlerini, on bir ayımızı Ramazan ve Kuran gibi geçirmemizdi asıl olan. Sen de inmişti insanlığın kurtuluşunun son reçetesi olan “Kur’an-ı Muciz’ül-Beyan”. Apaçık, anlaşılır, yaşanır bir kitap gelmişti dünya ve ahiret kurtuluşumuz için. Mağara ile başlayıp medeniyetle taçlanan tüm güzelliklerinin adı oldu Kur’an. Bundan daha büyük bir mucize olabilir mi? İnsanlığın tarihidir özetlenen. Her kim veya millet Kur’an’dan ne kadar nasiplenirse nasibince bir hayat yaşar. Bütün güzelliklerin kendinde toplandığı örnek insan Efendilerin Sultanı Resülullah Efendimiz (s.a.v) bunun şahidi oldu. Mağarada başlayan risâleti Medine’de bir devlet ve sonrasında medeniyetle hayat buldu. Efendimiz (s.a.v) yirmi üç yıla, çeyrek asra sığdırdı tüm bunları. Kur’an’dan beslenen Hz. Ebu Bekir doğruluğun, Hz. Ömer adaletin, Hz. Osman iffet ve hayânın, Hz. Ali hikmet ve cesaretin temsilcisi birer yıldızı oldular. “Kur’an Medeniyeti”nin bağrından sayısız ustalar, âlimler, imamlar, sultanlar neşv-ü nema buldu. Onların bıraktığı eserlere hayranlığı devam ediyor insanlığın. Tüm bunların en başında ve kaynağında bir “Kitap: Kuran”, bir “Resül: Muhammed (s.a.v)” ve bir “Yaratıcı: Allah (c.c)” duruyor. Allahu Ekber!

Hüzünle ve sevinçle baş başa bıraktın bizi Ey Ayların Sultanı…

Sana veda edişimizden dolayı hüzünlüyüz. Bayramına erişimizden dolayı sevinçliyiz. Mezuniyet törenimiz oldu bayram namazımız. Nasip olur mu bir daha sana kavuşmak bilmiyoruz…

Allah senden ve bizden razı olsun Ey Ayların Sultanı… Güle güle…

06.08.2013
Ali Sedat ASLAN

KADİR (ÖLÇME VE DEĞERLENDİRME) GECEMİZ MÜBAREK OLSUN!

Bir ömre bedel BİR GECE geçirdiniz mi? Bendeniz geçiremeyenlerdenim… Kadrini, kıymetini bilemeden geçirdik gecelerimizi, gündüzlerimizi ve ömür denen sermayemizi… Dünya hayatı bir “gece” oldu bize. Aydınlatamadık hayatımızı "SONSUZ NUR”la.

Oku ve Anla! Cancağızım!

Rabbinin tüm ayetleri sana inmiş iken… Kâinat ve İnsan denen kitapların ayetleri ömrüne ve gönlüne ekilmiş iken… Gökten inen yağmuru bekleyen çorak topraklar gibi aç sineni ilahi rahmet esintilerine… “Yağmur”u düşün… Oluk oluk rahmet yağar ayrımsız tüm yeryüzüne… Ama onun hedefinde yeryüzünü yeşertecek bereketli topraklar vardır. Gökyüzünün yağmuru ile yeryüzünün toprağı izdivaç ederek dünyayı bereketlendirir adeta…

Rabbinin ilk kelamı olan “OKU!” emr-i ilahisine kulak kesilmelisin… Şahitlik etmek, hakikate tanık olmanın kestirme yoludur okumak. Doğur içine gömülü hazineyi doğru okuyarak… Akleden kalplerimiz nerdedir? Kitabı ne zaman yüreğinden okuyacağız? Satır aralarını ve arkasını ne zaman tefekkür etmeye başlayacağız?

Ey bizleri ölü iken dirilten; yok iken mevcut kılan Rabbim!

Elimizde “KUR’AN” gibi bir mucize var iken, ona sahip iken onu idrakten uzak haldeyiz… Mana gitti bizden… Bir türlü manaya erişemez oldu kalplerimiz… Lafızlar dudaklarımıza yapışıp kaldı. Lafzı dilimizde evirip çevirip sindiremedik. Lafızdakini hazım hanemiz olan yüreğimizde; oradan ruhumuzun derinlikleri olan mana âlemine indiremedik.   

Vahyin inşa ettiği akıllara ne zaman sahip olacağız?

Hasret kaldık Kur’an’a… Hasret kaldık Kur’an’ı bize manası ile açıklayan rehberimiz olan Hz. Muhammed’e (S.A.V)… Vahiy kesildi… İnmez oldu yüreklerimize…

İçine vahiy inmiş bir ömür neye bedeldir?

Kadir gecesi idi Kur’an’ın doğum gecesi… Kutsanması gereken Kur’an iken, biz kimi geceleri kutsadık. Kur’an’dı kadir gecesini aydınlatan… Kur’an’dı insana bin aydan daha hayırlı bir ömre bedel hayat veren…

“Leyl-Gece” içinden aydınlatılabilme ihtimali olan karanlığa denir. Aydınlatılabilme ihtimali olmayan geceye ise “Zalam – Zulumat” denir. Zulumatı terk etmeden nura erişilemez. Leylin içine ayı koyarsanız geceniz “nur”a gark olup aydınlanır. Kur’an insanlığın kararan gecesini aydınlatan bir “ay” gibi doğdu. “Vahiy” hayatımızı aydınlatan bir kandil oldu. Dünya bize gece; Ahiret bize gündüz oldu…

YA RÂB!

Biriktirme ve çoğaltma tutkumuz bizi bitirdi. Ramazanlarımız, oruçlarımız, zekâtlarımız, sadakalarımız bile biriktirme hırsımızı dizginleyemez oldu.

Bizleri yokluktan çıkartıp varlığa erdirdin. Varlıklar arasından çıkartıp canlılığa erdirdin. Canlılar arasından çıkartıp akıllılığa erdirdin. Akıllılar arasından çıkartıp imana erdirdin. İmanımızı Kur’an’la nurlandırdın. İmanın kadrini bilenlerden eyle bizi… Ömrünü Kur’an’la aydınlatanlardan; “Kadir Gecesini” bir ömre bedel edenlerden eyle bizi… Amin.

Umulur ki bu gece Kadir gecesi olur… Şu günahkâr kulun yüreğinden süzülen şu sözler Hakk katında dua olarak kabul bulur… Âmin diyenlerle birlikte bereketlenir inşallah… Amin.

05.08.2012

Ali Sedat ASLAN

Kutlu Doğum: GÜL PEYGAMBER

 Ey Kararan Dünyamızı Aydınlatan Işık İnsan!
 Ey Bütün Elçilerin ve Habercilerin Sonuncusu!
 Ey İki Cihanın Efendisi!

Yeryüzü hasretle bekledi o günü. Sıcaktan kavrulan toprağın suyu beklediği gibi biz de seni bekledik Ey Gül Çocuk. Çoraklaşan gönüllerimizi güldürmeni bekledik… Bir geldin, pir geldin… Bizlere şereflerin en yücesini getirdin. Sevgiliden gelen armağanların en kıymetlisiydin. İnsanlık seninle yeniden dirildi ve anlam kazandı. Gülü de bülbülü de senden öğrendik Gül Peygamberim!

Sen aklın, ilmin, imanın, ahlakın, sabır ve vefanın, güçlü iken müşfik olmanın, haklı iken özveride bulunmanın, haksızlığa karşı gür sedanın adı oldun. Sen okunacak ve yaşanacak “Kitap” oldun bizlere. Sen kolaylaştırdın, zorlaştırmadın; müjdeledin, nefret ettirmedin. Elimizi ve dilimizi emin kılmayı seninle bildik. Sevgiliyle, insanla, tabiatla nasıl dost olunduğunu sen de gördük. Sevgiliyi seninle sevdik. Kendimizi bilmenin ve bulmanın sevincini bizlere tattırdın. Hayat iksiri ilahi mesajları senin dilinden dinledik.

Yetimliğimizi hatırlattın yetim kalarak. Yetim kaldık, sen bu âlemden göçtükten sonra… Manevi rehberliğini o kadar çok özlüyoruz ki şimdi… İnsanlığın başına gelen her türlü şiddet ve felaketin ardından, senin yokluğun kendini o kadar çok hissettiriyor ki…

Yunus Emre’nin dilindeki aşk peygamberini, Mevlana’nın dilindeki rahmet peygamberini, Ahmet Yesevi’nin dilindeki hikmet peygamberini, Hacı Bektaş-ı Veli’nin dilindeki sevgi ve şefkat peygamberini gönüllerimizde duyamaz olduk. Seni yeniden keşfetmeye ne kadar çok ihtiyacımız var. Tabiatı hoyratça kullanıyoruz. Senin tabiat sevgine ve tasavvuruna ihtiyacımız var. Toplumsal dokularımız çözülmeye başladı. Senin toplumu gergef gergef ören sevgi ve rahmet eline ihtiyacımız var. Aile yapımız sarsılmaya başladı. Senin Ehl-i Beytine gösterdiğin sevgi, ilgi ve bilgine ihtiyacımız var. İnsan ilişkilerimiz bozulmaya başladı. Senin komşu, dost ve arkadaş ilişkilerini satır satır okumaya ihtiyacımız var. Çocuklarımız ve gençlerimiz bataklığa sürüklenmeye başladı. Senin kılavuzluğuna ihtiyacımız var. İş yerlerimizde çalıştırdıklarımıza yediğimizden yedirmez, giydiğimizden giydirmez olduk. Çalışanlarımızın alın terleri üzerinden sırça saraylar inşa ettik. Kan, terör, intihar ve savaşlarla dolu bir dünyadayız. Senin Medine’ne ve medeniyetine ihtiyacımız var. Her biri bir yıldız olan sahabeni tanımaya ihtiyacımız var. Hz. Ebu Bekir’in dostluğunu ve sadakatini; Hz. Ömer’in hikmet ve adaletini; Hz. Osman’ın iffet ve hayâsını; Hz. Ali’nin ilim ve cesaretini günümüze taşımaya ihtiyacımız var. Yolunu şaşıran bütün yüreklerin senin kılavuzluğuna ihtiyacı var Ey Gül Peygamber!

Ey Allah’ın Sevilisi! Biz seni çok sevdik. Sevgililerin sevgilisi kıldık. Sende gönlümüz gerçek sevgiyi ve sevgiliyi buldu. İlk günden beri özlenen ve her daim özlenen Hz. Muhammed (s.a.v)! Dudaklarımızda ismin; duvarlarımızda Mescid-i Nebi resmin var; ama sen yoksun hayatımızda. İsmin levhalarla duvarlarımızı süsler oldu; ama hanelerimizde seni misafir edemez olduk.

Seni sevmek, anmak, hatırlamak, daha önemlisi anlamak; temsil ettiğin aşkın değerleri hayatımıza yansıtabilmek için bize basiret, cesaret, feraset vermesi için Rabbimize bizim için dua et! Ümmetin olmaktan utanır olduk. Zillet içinde bir hayat kurduk. Biz de seni davet etsek şehrimize ensar kardeşlerin gibi… Çağlar ötesinden gelsen şehrimize ve seslensen yine rabbinden aldığın ilahi terbiye ile. Ümmetin olarak toplansak ve bir olsak manevi huzurunda.

Manen şöyle mi derdin bize:

Ey Şehrimin İnsanları!

Büyük bir “ÇAĞRI” ile geldim size,
Dönmenizi istiyorum, sizi “Yaratan Rab”binize.
O cennet vaat ediyor, yapacağınız iyiliklerinize,
Dönün artık, yitirdiğiniz “Öz Benlik”lerinize.
Kıskanarak baksın düşmanlarınız, “Kardeşlik”lerinize.
Aksın yüreğinizden sevginiz, iliklerinize…
Dikkat edin, başkalarına ait söylediklerinize.

Ey Şehrimin İnsanları!
Büyük bir “DAVET” ile geldim size,
Vermenizi istiyorum, yüreğinizdekini sahibinize.
Bir bakın önce, haksızca elde ettiklerinize.
Vermemişken mallarınızdan bir kısmını fakirlerinize.
Utanın artık, insanlıktan çıkan fikirlerinize.
Dönün ve bir bakın önce, özgürlük isteyen esirlerinize.
Sevinebilir misiniz bilmem, çocuklarınıza miras kalan eserlerinize?

Ey Şehrimin İnsanları!
Büyük bir “UYARI” ile geldim size,
Sığınmanızı istiyorum Ona, azap gelmeden şehrinize.
Bir bakın! Kirletip delikler açtığınız göklerinize.
Bir bakın! Atık ve pisliklerinizi saldığınız denizlerinize.
Bir bakın! Bir dağ gibi patlamaya hazır çöplüklerinize.
Bir bakın! İçinde mikroplar barındıran içeceklerinize.
Bir bakın! Hormonlaşan ve sunileşen yiyeceklerinize.

Ey Şehrimin İnsanları!
Büyük bir “MÜJDE” ile geldim size,
Girmenizi istiyorum, size hazırlanan cennetinize.
Şükredin artık, Ondan gelen nimetlerinize.
Değer verin, akıl ve kalp gibi kıymetlerinize.
Uyun Ondan size rahmet olarak seçilen Elçilerinize.
Okuyup anlayarak bakın, size sunulan ayetlerinize.
Kavuşmuş olacaksınız böylece, bütün dilediklerinize.

Ey Şehrimin İnsanları!
Büyük bir “ÖĞÜT” ile geldim size,
Yaklaşmanızı istiyorum, öğüt dolu Kitabınıza.
Çok fazla güvenmeyin, size ait olmayan bilgilerinize.
Gururla yaslanıp durmayın, elektronik aletlerinize.
Bir makinenin gözyaşı döküp dökmediğini, sorun yüreklerinize.
Bir girin bakalım, robotlarla doldurduğunuz evlerinize.
Ulaşabilir misiniz artık, Ona ait hayallerinize?

Ey Şehrimin İnsanları!
Büyük bir “AŞK” ile geldim size,
İçirmenizi istiyorum, Aşk Şarabını kalbinize.
Dönün artık, duygu dolu derin hislerinize.
Ona olan aşkınızı, yazın ölümsüz şiirlerinize.
Ona ait nameleri götürün,  gül bahçelerinize.
Ona olan hasretinizi, söyletin bülbüllerinize.
Dönün artık kalp bahçesindeki güllerinize.

Ey Şehrimin İnsanları!
Büyük bir “BİLGİ” ile geldim size,
Kazımanızı istiyorum, çalışan beyninize.
Düşünün ve dönün, Ona ait hakikatlerinize.
Bakacak olursanız eğer, ilahi niteliklerinize.
Giriniz sizde, bilgi ve hikmetle dolu denizlerinize.
Kavuşunuz, sizi ebedi kılacak özlerinize.
Bu son sözlerim olsun, düşünen idraklerinize…

Ey şehrimin insanları!
Duyun size ait feryatları.
Bırakın bayatlaşan hayatları.
Ey Şehrimin İnsanları!...

Ne mutlu son ve kutlu ize uyanlara…
Ne mutlu hayatımızı aydınlatacak ışığı O’nda bulanlara…
Bu şehrin insanından...

Ali Sedat ASLAN

EĞİTİM MESELEMİZ: İNSAN OLMA BAŞARISI VE KALİTESİ

“İnsanlığın bize göre tek meselesi: İNSAN OLMA BAŞARISI VE KALİTESİ…”

Tarih denen ayna bize gösterdi ki insanlık her ne çekti ise insandan çekti. İnsanın “insani değerler”e sırtını dönüşü, felaketleri de beraberinde getirdi. İnsanlaşmak için eğitim şart. Hangi eğitim ve nasıl bir eğitim beşeriyeti insanlaştıracak? Cevaplanması gereken temel soru ve sorun bu bize göre…

Modern dünya insana bir yol ve rol çizdi. İnsana biçilen rol: Tüketicilik… İnsana layık görülen amaç: Hazcılık… Amaç tüketmek olunca bu amaca götürecek en kestirme yollara yöneldi insanlar… Eğitim kurumlarının temel felsefeleri de bunun üzerine kuruldu. Çocuklarımızı birer “hammadde” olarak gönderdik okul denen “İnsan Fabrikaları”na. Bu yaklaşım biçimi çok ağır gelebilir birçoğumuza. Fabrika ile okulu birbirine benzetmek. İkisinde de ham olan, işlenecek olan, değiştirilmesi gereken birinde cansız, diğerinde canlı bir varlık yok mudur? Sonuçta birinden özünü kaybetmiş mamul ürünler; diğerinden öğütülmüş ve eğitilmiş “insanlar!” çıkıyor. Fabrikalardan çıkan kimi ürünler defolu; okullarımızdan çıkan kimi çocuklarımız ise toplum dışı olarak etiketlenmekte. Fabrikadan ürün olarak çıkan mamuller kalite standartlarına tabi tutuluyor. Okullarımızdan mezun olan çocuklarımız ve gençlerimiz sınavlara tabi tutuluyor. Her ikisi de iş dünyasının pazarına, vitrinine çıkıyor. Ne adına ve ne uğruna!? Bu noktada karşımıza iki kavram çıkıyor: “Kalite” ve “Başarı”.

Hiçbir anne-baba yoktur ki çocukları için kalite ve başarı istememiş olsun. Her insan kendi dünya görüşüne göre dolduruyor bu iki kavramın içini. Çoğu zaman da bu kavramlar maddi unsur ve beklentilerle eşdeğer hale gelebiliyor. Günümüz eğitim hayatında ise kalite ve başarı denince akla ilk gelen ders, okul ve sınav başarısı oluyor. Övünmek istiyoruz çocuklarımızın başarılarıyla. Gururla haykırmak istiyoruz nasıl başarılı çocuklara sahip olduğumuza. Çocuklarımızı farkına varmadan mutsuzluk çukuruna itiyoruz. Oysa bize ait medeniyet değerlerimiz başta şunu öğretiyor bize: Övünmek de, gururlanmak da insani bir erdem değildir. “İblis” kibri sayesinde şeytan olmayı BAŞARMIŞTI. İşte size bir başarı hikâyesi.

Yaşadığımız dünyada üretim araçlarının tümü bu rol ve amaç için kurgulandı. Önümüze ne konulur, ne sürülür, ne verilir ise asli görevimiz onu tüketmek ve haz elde etmektir. İnsanlığımızı kısırlaştırmaya, arzularımızı doyumsuzlaştırmaya çalışılan bir dünyadayız. Doymuyor bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen ihtiraslarımız. İki vadi dolusu kazanımlarımız olsa dahi yetmiyor arzularımızı doyurmaya.

Çağdaş dünya krizde. Bilim ilerliyor; ama insanlığımız geriliyor! Bilim insanlarının bir kısmı insanlığın geriliğine gerilik katıyor. Ürettiklerine başta kendileri tapıyor. Teknoloji, modern insanın önüne konulan ve tapınılan bir tabuya dönüştü. Hani her şey insanın mutluluğu için bir araçtı!

İnsanlık için gelin hayırlı bir iş yapalım. Çocuklarımıza sevgi ve barış dolu bir dünya bırakalım. Onları sevgi ve barış insanı, elçisi olmanın yollarını gösterelim. İnsanlığın kaderine ve tarihine insani bir not düşelim: İNSAN OLMA VE KALMA BAŞARISI İNSANLIĞIN EN ÖNEMLİ KALİTE GÖSTERGESİDİR.

27.07.2012 
Ali Sedat ASLAN

MAVİ KELEBEĞİN İZİNDE…

Hava gergin bir ipti
Koptu ve yıkıldı hayat…
Ne kalem,  ne kâğıt, ne kitap…
Ölümün dağındayım şimdi.
İnsan dağa ne söylerse
Dağ insana onu söyler. (*)

Sıcaktı hava. Umut vardı yüreklerimizde yarına dair. Güvenli bir bölgeydi bizim için Srebrenitsa. Ağlamayacaktı bebelerimiz. Analarımızın gözyaşı sel olup akmayacaktı. Pencere önlerine çiçek ekmeye devam edecekti genç kızlarımız. Zulüm aracı olan silahlara veda edecektik, elimizde ne varsa silah adına teslim ettik barış için.

Tarih: 11 Temmuz 1995.
Günlerden Salı.

Bir gün önce yaşananlarla bir gün sonrası yaşanacaklar allak bullak edecekti hayat adına her şeyimizi. Kara, kapkara bir gün olacaktı. Güneş bir daha doğmayacaktı. Yüzler gülmeyecek; ağıtlar yeri ve göğü inletecekti. Dağ insana hikâyesini anlatacaktı. Toprak kirli adımlara şahitlik edecekti. İnsan aslına ihanet edecek; tüm insani değerleri yerin dibine gömecekti. Kin krallığını ilan edecek, yaşasın zulüm diyecekti. Şeytan bayram edecek, onun soysuz uşakları masumlarımızın kanını içecekti. Kan kokusu vicdanları körletecekti. Âdemden beri başa gelen neyse o olacaktı Kabil kavlince.

Ah kalbim… ah kalbim… İçinden kan mı, yaş mı akar bilinmez!

Paramparça oldum bir günde. Bulamaz oldum bebemi, evimi, eşimi, kendimi… Vuruldum bin yerimden. Tarumar edildi namusum. Topladılar binlerce kardeşimi oy! Yaktılar, yıktılar bize ait ne varsa. Suçum Boşnak olmak. Suçum Müslüman olmak. Suçum insan doğmak.

Bir babaydım. Bir baba yüreği nasıl dayanır! Babası ve oğluyla yan yana konulup, ölüm sırasına sokulup beklemeyi. Bekledik şahadeti üç imanlı yürek olarak. İlkin yüreğimin yarısı aldılar benden; yavrumu… Sonrasında o yüreği bana vereni; babamı… Ağırlığını tartamadığımız imtihandı yaşadığımız. Çetindi her bir anı imtihanın. Allah bizimleydi el-hak. O da bizimle olmasaydı nice olurdu akıbetimiz ve ukbamız. Allah’tan geldik, ona döndük elhamdülillah.

Gömüldük bilinmedik çukurlara binlerle. Bulunamadık günlerce, aylarca, yıllarca. Geride kalanlarımızın göz yaşanı dindiremedik. Umutları vardı geride bıraktıklarımızın; babalarını, dedelerini, amcalarını, dayılarını, ağabeylerini bulmak, tabutlarına sarılmak, mezar başlarında dua okuyabilmek adına…

On sekiz yıl oldu hala bulunamadık. Cenaze namazımızı kıldıramadık. Duasız kaldık oy… Kemiklerimizden geriye şahadet çiçekleri açtı üzerimizde. Allah mavi kelebeği elçi olarak gönderdi. Mavi kelebekler dile gelseler ne hikâyeler anlatırlar size. Kondular üzerimize birer birer… Bulunmayı beklemekteyiz mavi kelebeklerle birlikte her gün. Kardeşlerimiz oldu gökler ve kelebekler… Mavi kelebekler sizi beklemedeler.

Yok mu bize uzanan gönüllü bir el?

24.12.2012
Ali Sedat ASLAN

(*) Arif Ay

TARİHE NOT DÜŞELİM: İNSAN DEĞERLİDİR

Günümüzde insanlığın sevgi ve barış arayışı, tüm zamanlardan daha fazladır. Çok şey istemiyoruz. Sade ve sadece sevgi, barış ve adalet gibi temel değerler üzerine kurulmuş huzurlu bir dünya ve hayat istiyoruz.

Üç büyük dinin ortak atası olan Hz. İbrahim ve onun temsil ettiği aşkın değerler Nemrut tarafından ateşe verilmek istendi. Ateş bile Nemrut’a direndi. Yakıcılık özelliği yerini koruyuculuğa bıraktı. Günümüz dünyasında da “İnsani Değerler” adeta ateşe verilmektedir. İnsanı ortadan kaldırmanın kestirme yolu olarak ona ait aşkın değerler değersizleştirilmeye çalışılıyor. Bu gidişe dur diyecek ve kendini bu ateşin içine atacak Hz. İbrahim’in azmine, aşkına sahip İbrahimîler bekler durur yeryüzü. Gün birlik ve dirlik günüdür. Gün bir olma, diri olma günüdür.

Hani bir darbı mesel vardır. Karıncaya sormuşlar: “Nereye gidiyorsun?” O da cevap vermiş: “Hz. İbrahim’e su taşımaya…” Alay etmişler onunla: “Bu adımlarla sen gidinceye kadar O çoktan ateşe atılmış olur.” Karınca da karınca ve kararınca yüreği ile: “Safım belli olsun” demiş. İnsani değerler yanıyor ve karınca yüreklerden su bekliyor. Ankara’da görüşleri, bakışları, duyuşları, hatta inanışları farklı olsa da birkaç yüz gönüllü yürek ortak akılda ve insanı insan yapan değerlerde buluşarak küçük ama niyeti büyük bir adım attılar: İNSANİ DEĞERLER DERNEĞİ.

Her birimiz önce kendi nefsimizi insani değerlerle buluşturma ve insani arınmışlığımıza vesile kılmak için bile bu hareketin bir yerinde olmamız gerektiğine inanıyoruz. İdeali yüce olan bütün sivil hareketler tarihteki yerini hep almışlar ve anılmışlardır. Hayır üretmek, paylaşmak ve yaşamak gibi ideallerin adı oldu: İNSANİ DEĞERLER DERNEĞİ.

İnsani Değerler Derneği, Mart 2009 soğuğunda sıcak bir ortamda resmi açılışını Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın da katılımı ile yaptı. Ekim 2009’da ise ilk Genel Kurulunu gerçekleştirerek faaliyetlerine başladı.

Adı güzel, kendi güzel bir hareket: İNSANİ DEĞERLER DERNEĞİ. Bu insanlık hareketini elimizin ve dilimizin yettiğince desteklemek, yaygınlaştırmak, yaşamak ve yaşatmak için her birimizin mutlaka yapabilecek katkıları vardır. İnsanlık için gelin hayırlı bir iş yapalım. Çocuklarımıza sevgi ve barış dolu bir dünya bırakalım. İnsanlığın kaderine ve tarihine insani bir not düşelim: İNSAN DEĞERLİDİR.
 
Ali Sedat Aslan

27 Şubat 2014 Perşembe

TÜRKİYE'NİN BAŞKANI

Sayın Başkanım.
İçinde bulunduğumuz süreçte zor günler geçirdiğinizi, zor günlerin insanı ve lideri olduğunuzu cümle âleme gösterdiniz. Kader demeyip, kaderinde üstünde bir kaderi yaşadığınızı ilan ettiniz. Bizler ise “dua”dan ve bir de biricik “oy”larımızdan gayrı desteği olmayan, dışarıdan olup bitenlere seyirci kalma acizliğini yaşayanlarız. Hal böyle olunca ahvalimizi size arz etmektir niyetimiz. Size övgüler dizecek değiliz. Öven övmüş, seven sevmişse sizi, bizimkisi dalkavukluk olur.
2013 yılını size uğursuzca, fütursuzca, hesapsızca ve kitapsızca yaşatmaya kalkışanlar oldu. Bunlardan bazıları dost ve kardeş görünümlü idi size. Bazıları ise aleni düşman ve kinci idi. Amaçları yaralamaktı sizi cesur olan yüreğinizden… Bunlar, hayatınıza ve hayatımıza kastetmişti haince. Ama bilemedikleri, çözemedikleri bir şey vardı içinizde… İmanı yüreğinize işleyen “Kudret”in nelere kâdir olduğunu. Hayat, onlara dünyadan ibaret görünür; bize ise dünyadan öte… Ötesi olanın ölümü olmaz; yemini olur. İnsanlığın, ümmetin ve milletin hayrına yaşamaya yemin eder. Zulme ve adaletsizliğe karşı olur. Sessizlerin sesi, kimsesizlerin bestecisi olur. Aç ve açıkta kalanların doyurucusu olur.
Sahibini arayan bu yetim ve öksüz coğrafyanın sakinlerinin gönlü, artık bir başka türlü çarpmaya, coşmaya başladı hamdolsun. Dirilişin heyecanı sarmakta tüm benliğimizi. Aslımıza ait değerlerle donatmaktayız kimliğimizi. Başladık insan olmanın ve insan gibi yaşamanın anlamını hissetmeye. Milletler de pehlivanlar gibi yıkıldıkları yerden ayağa kalkarlar. “İslam Milleti” insanlığın ayağa kaldırılması gereken son pehlivanıdır. Bu “pehlivan”ın nefese, güce, inanca, sabra ihtiyacı vardır. Vakit nefes olma, bir ve diri olma vaktidir. Pehlivanı mertçe yenmek yerine; boğmanın planını ve fırsatını kollayanlarımızla sarıldı dört bir yanımız. “Dua” ve “Oy!”larımızdan korkar oldular. Kumpas üstüne kumpas kurdular; ama beyhude… Bilemediler işin sırrını… Çözemediler kalbin zırhını… Kesemediler derinlerden gelen çığlığımızı…
Kul olmak; kül olmayı göze alanların işidir. Varsın yansın yürek “kulluk” için. Mazlumların küllerinden yeşeriyor Allah’ın sevgili kulları… Bir tek cansa söz konusu olan ve “ecel”in vakti tayin edilmişse, ne gam gerekir; bir saniye ileri veya geri almak elimizde değil iken bize.
2014 ümmetin diriliş yılı olacak; ümmet dışı unsurlar istemese bile. Artık bu ümmetin içinden hakikati kükreyen “aslanlar”a sahip olduğumuzu dünya âlem duysun. Dünyada sadece çakallar değil; aslanların yüreğine, asaletine, heybetine, cesaretine sahip erler de var.
Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi düzen ve devran değişti vesselam… “Başkan”a baki selam…              
               Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
               Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
               Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
               Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Ali Sedat ASLAN
Not: Bu yazı 2013’ün bitiminde başlanmış ve 2014’ün teheccüdünde bitirilmiştir.

Posted via Blogaway

ÜMMETİ! ÜMMETİ!

Günlerden Leyle-i Kadr.
Vakit gece.

Ümmet uykuda. Ümmet uyanmayı ve uyandırılmayı bekliyor… Ümmet zulüm ve zulümat içinde boğuluyor. İnsanlığı hayra davet edecekken; hayırlı bir ümmet olmak varken; kendisi şer güçlerden medet umuyor. Hal-i ahvalimiz yürek sızlatıyor. Ümmet-i Resul perişan halde… İslam coğrafyası kan revan içinde. İslam’ın izzeti yerlerde. İslam’ın müntesipleri gaflet ve dalalet uykusunda. İslam’ım ümerası ve uleması ümmete sırtını dönmüş; saltanat denen şeytanın oyuncağı olmuş durumda…
İnsanlık tarihine “İslam Medeniyeti”ni hediye eden bu “ÜMMET” değil miydi? Mekke, Medine, Kudüs, Bağdat, Şam, Kahire, Endülüs, İstanbul gibi medeniyet merkezleri kuran bu “ÜMMET” değil miydi? Din ile bilimi çatıştırmayan, kalple akıl bütünlüğünü koruyan, din, bilim, felsefe, edebiyat, sanat, mimari alanda şaheserler üreten bu “ÜMMET” değil miydi? Kendi ümmet coğrafyasındaki farklı din, mezhep ve ırkların mensuplarına birlikte yaşamanın zenginliğini, adaletini ve güvenliğini İslamiyet namına gösteren bu “ÜMMET” değil miydi? Geçmişi böyle iken ne oldu da bu “ÜMMET” paramparça oldu? Ne oldu da bu “ÜMMET” aklını kullanamaz; kalbi hissetmez; bilgi ve ekonomik kaynaklarını sömürgelere teslim eder hale geldi? Ne oldu da bu “ÜMMET” kendi içinden adil, liyakatli, cesur ümera ve ulema çıkartamaz oldu?
Eğer yaşadığımız yüzyıl ahir zaman ise, her bir “Allah’ın Kulu”nun ÜMMET olma farziyetini acilen yerine getirmesi gerekmez mi? Allah’ın salih, sadık, muttaki kullarından kimler bu “ÜMMET”in kıyamet kopmadan kıyama, ayağa kaldırılmaya, dirilişine olan hasretine son verecek? Kimler? Bu gidişe, bu inişe, bu aşağılanmaya, bu sömürüye, bu zulme, bu kan gölüne dönen coğrafyamızın tecavüzkârlarına kimler “dur” diyecek?

Ey Ümmet-i Merhume!
Uyan…  Uyanma vakti bu zaman. Yetimlerimizin, öksüzlerimizin sayısı yüz binleri bulmuş iken hiçbir mazeret bizi Hak katında kurtaramayacaktır. Dünyada da ukbada da hesabı çetin geçenlerden olmamız mukadder… Allah da resulü de bizi affetmez. Başta Filistin, Irak, Suriye, Somali, Doğu Türkistan, Mısır’daki kardeşlerimiz olmak üzere ölüm, yoksulluk ve açlıkla hesaplaşırken Evlad-ı Fatihanın da verecek hesabı yok mudur? Çetin günler bekler bizi. O günler daha gelmemiş iken derneği ve vakfı ile, partisi ve sendikası ile,  cemaati ve tarikatı ile, sünnisi ve şiisi ile, tüm etnik zenginlik ve farklılıklarımız ile BİR VE TEK ÜMMET olmaktan başka YOLUMUZ ve ÇAREMİZ kalmamıştır. Yol göstermesi için Kur’an bize yeter. Örnek almak için Hatemü’l-Enbiya Muhammed (as) bize yeter. Din olarak İslam bize yeter. Ümmet olmak için kardeşliğimiz bize yeter…

Ümmet baş ister, yeniden dirilebilmek, kendine gelebilmek için… Ümmet baş ister, zulme karşı dik durabilmek, dur diyebilmek için... Ümmet baş ister, Peygamberinin yoluna girebilmek, rotayı düzeltebilmek için… Ümmet tek olmak ister, tüm unsurlarıyla varlığını sürdürebilmek için. Ümmet tek olmak ister, insanlık âlemindeki hak ettiği yeri alabilmek için. Ümmet tek olmak ister, emniyet ve adaleti yeryüzüne yayabilmek için.

Hayatını “Ümmeti, Ümmeti” (Ümmetim) diyerek geçirmiş, ümmetine çok düşkün bir peygambere sahip iken; elimizde mucizü’l-beyan olan Kur’an var iken; yüreğimizde iman, hayatımızda salih amel var iken(?) Allah’ın nusreti yakındır. Zafer inananlarındır. Tarih tanıktır bu gerçeğe. Sorun bizim (insan, toplum ve millet olarak) coğrafyamızın “Ümmet Gerçeği”nin neresinde olduğumuz. İçinde miyiz, dışında mıyız?

Kadir Gecesi-2013
Ali Sedat ASLAN

"KARDEŞLEŞELİM" kardeşlerim!

Varlıkların en kıymetlisi, en şereflisi: İNSAN…“Eşref-i Mahlûkat”
Dünya “İNSAN”ını arıyor… Dünya “İnsani Değerler”le anılmak istiyor…
İnsanlık yaşadığı yüzyılda kıyam etmeyi veya kıyametini bekliyor…
Sevgi, barış, adalet, özgürlük… Türü kaybolmaya yüz tutan canlılar gibi…

Hırsımızın ve hevâmızın tutsaklığından bizi alıp; benliğimizi, kimliğimizi ve bizi biz yapan, insan yapan değerlerimizi hatırlatacak gönül erlerine ve yerlerine ne çok ihtiyaç var şu yeryüzünde. İnsanlık açlık ve yoklukla yüz yüze… Komşumuz aç, biz tok; biz aç komşumuz tok… Komşusundan habersiz yaşar dururuz iletişim çağında… Selamsız olduk, habersiz kaldık, yarınsız yaşadık şu fani dünyada…

Bir gizli el mi bizi bize yabancılaştırdı; yoksa kendi kendimizin mi yabancısı olduk? Yaban ellerde kendine yabancı olmak ne çetin bir imtihanmış. Bir dost arar biçare gönüller. Gönül toprağı su ister kendine gelmek ve ermek için. Ruh, beşeriyetten insaniyete yücelmek, “İnsan-ı Kâmil” olmak ister. İnsanın doğasıdır “unutkanlık” ve “uyumluluk”. Çift kutuplu bir varlık vermiş bize yaratan… İşin sırrı da, mayası da bu hikmettedir. İmtihan bu hikmeti yaşamak içindir.

Görmek, işitmek, dokunmak,  yemek, uyumak, hissetmek, düşünmek ve ölmek… gibi nimetlerle bezenmiş bir hayatın, bedenin ve ruhun emanetçileriyiz.  Bu emanetleri  “Ahsen-i Takvim” boyutunda mı ; “Esfel-i Safilin” boyutunda mı yaşatacağız? İnsanlık iki boyutlu imtihan vermektedir. İnsanlık değer krizi yaşıyor. Değerler altüst ediliyor. En âdi çıkarlara kurban ediliyor. Bütün olumlulukların sembolü olan “İnsani Değerler” ile bütün olumsuzlukların sembolü olan “Şeytani Değerler” çatışıyor. İnsan insana kardeş mi olacak, düşman mı olacak? Sevgi, kardeşliğin; nefret ve kin ise düşmanlığın tohumu değil midir? Hayat tarlamıza hangisini ekip, biçeceğiz?

İNSAN; varlıklar içerisinde, hem en yüksek düzeyde inşa olma, hem de inşa etme kapasitesine sahip tek varlıktır. Her birimiz bu hayat sahnesinde çırak, kalfa ve usta rollerimiz içinde inşa olunurken, bir yandan da inşa etme ameliyesi içindeyiz. Geride birçok eser bırakırız… Bu eserler insanın yeryüzüne bıraktığı ayetlerdir. Ayetler unutulmaz, kaybolmazdır. Anbean yazılır birer birer yapıp etmelerimiz. Onlar bir “Kitap”ta saklıdır. Saklı olan, açılıp okunacağı günü bekler… Sağımızdan ve solumuzdan kitaplarımız verilir o gün.

O gün gelmeden “İnsani Değerler” ekilmeyi bekler insanlığın çoraklaşmaya başlayan vicdanına.  Sevgi ile sulanmak, saygı ile korunmak, adalet ile arınmak ister insanlık… İnsanlık insanını özler. İnsanlık özüne ve sözüne sahip çıkan yiğitler bekler…

Ey Toprağın doğurdukları!
Ey Âdem’in çocukları!
Ey Allah’ın abid kulları!

Her ne iseniz; her kim iseniz; her nerde iseniz; çıkın ve durun bu dehşetengiz gidişe…

Vakit geç olmadan, ah edip inlemeden, gelin tanış olalım, selamlaşalım, paylaşalım, yardımlaşalım, ziyaretleşelim, hediyeleşelim…

Son tahlilde ise olmamız ve yaşamamız gereken boyuta geçelim: “KARDEŞLEŞELİM” kardeşlerim. Beşik de insan için, mezar da…

 
Ali Sedat ASLAN

VAH GİDİ GÜNLER VAH...

"Bozulmuş bir şakirdin gönül dilinden"

Neydi o günler…

Çocuktuk. Saftık. Maneviyata ve inanca açtık. Açlığımızı gören bir “abi”miz tuttu elimizden. Bize anlattıklarıyla, doyurmaya başlamıştık çocuksu yüreklerimizi. İman hakikatlerini ne güzel anlatmıştı bir avuç çocuk olan bize. Sevmiş ve inanmıştık bu “abi”mize; diğer ağabeylerimize inandığımız gibi. Hayatımızda rol modellerdi. Günahsız ve melektiler bizim için. Günümüzün yaşayan sahabeleri bunlar olmalıydı…  Sözleri ayet ve hadis kokuyordu. “İhlas ve samimiyet en büyük şiarımızdır” diyorlardı. “Asrın Getirdiği Tereddütler”i bir bir ortadan kaldırıyorlardı. “Altın Nesil” için çırpınıyor, gece gündüz demeden koşturuyorlardı bir küheylan gibi. Nurlu simalarıyla hayatımızı aydınlatıyorlardı. “Buhranlar Anaforundaki İnsan”ı sahili selamete ulaştırmak için didiniyorlardı. Önümüze “Ölçü ve Yoldaki İşaretler”i koyuyorlardı zulümattan korunmak için. “İnancın Gölgesinde” itikadımızı sağlamlaştırıyorlardı. Çünkü bir tarafta yaratılış gerçeği, diğer yanda evrim vardı. Tek çare “sızıntı” halindeki iman hakikatlerini kalbimize koymaktı.

Ağabeylerin “İrşat Ekseni”ndeydik. Elimizi, gözümüzü ve dilimizi haramdan sakındırmamızı salık verdiler her an.  Şarkı ve türkülere tıkadık kulaklarımızı. Bunlar sanat değil malayani işlerdi. Abdu's Samed gibi Arap hafızların davudi sesleriyle okudukları Kur'an sureleri manasını bilmesek de bol sevap kazandırıyordu bize. Başı açıklarımıza kördü gözlerimiz. Hafizanallah ayağımız kayar, cehennem çukurlarından birine yuvarlanıverirdik. Akrabalarımıza ziyaretlerimiz vakit kaybıydı. Gerektiğinde anne ve babaya asi idi yüreklerimiz. Yetmedi bize beş vakit kıldığımız namazlarımız; tuttuğumuz ramazan oruçlarımız. Kul olmak kolay değildi Allah’a. Ağabeylere itaat esastı. Gassalın (cenaze yıkayıcı) elindeki meyyit (ölü) gibi olmalıydık. İtikadımızı ve ihlâsımızı bozacak kitaplardan uzak durmalıydık. Bizim düşünmemize, araştırmamıza ve sorgulamamıza gerek yoktu. Sağ olsun ağabeylerimiz bizi bu zahmetlerden kurtarıyorlardı.(!) Onlar bizim için kendilerini feda ediyorlardı. Muhabbet fedaisiydiler bizler için. Tüm bunlar geçmişte kaldı şimdilerde…

Sövene ve dövene elleri kalkmıyordu. Büyük güçler karşısında var olan düzene, haksızlık ve zulme, sömürüye ve dayatmalara sessiz kalmalıydık şimdilik. Gerektiğinde hakkın âli hatırı için sinelerimizi açmalıydık açabildiğimiz kadar. Sinelerimiz o kadar açıldı ki, kendi “Müslüman Kardeşler”imizi kucaklayamaz hale gelmiştik. Kardeş olarak biz bize yeterdik. Hem peygamberimiz de hep ağabeylerimizle idi. Rüyalarımıza misafir olmayan peygamberimiz, ağabeylerimize görünüp ilahi buyruklarını bize iletmek üzere sıralıyordu. Dedik ya sağ olsun ağabeylerimiz bize iş bırakmıyorlardı. Ağabeylerimiz müthiş, kerametleri dilden dile konuşulan kimselerdi.  

Çocukluk ve gençlik günlerimiz ve yıllarımız böyle geçmiş iken devran değişti. Herkes ve her şey gibi ağabeylerimiz de değişti, biz de. Ağabeylerimiz bizi bu yarışta fersah fersah geçmişti. Değişim kaçınılmazdı. Büyümek için açılım şarttı. Madem dünyamız globalleşti; biz de buna ayak uydurmalıydık. Seküler ve modern dünyanın nimetlerini ve araçlarını kullanmalıydık. Evlerimiz ve kitaplarımız bize yetmezdi. Dershanelerimiz, okullarımız, üniversitelerimizle eğitim dünyasına; dergilerimiz, gazetelerimiz, radyolarımız, televizyonlarımızla medya dünyasına; şirketlerimiz, holdinglerimiz, bankalarımızla ekonomi dünyasına; vakıflarımız, derneklerimiz, sendikalarımızla sivil toplum dünyasına; polislerimiz, yargıçlarımız, askerlerimizle bürokrasi dünyasına; hoşgörü ve diyalog anlayışımızla Hıristiyan ve Yahudi dünyasına girmeliydik. Bu dünya bizsiz olamazdı. Ahir zaman ise bu çağ, biz de ahir zamanda çıkacak “kutsiler” olmalıydık. Ümmet olmak, sade ve sadece Allah’a kulluk etmek yetmezdi bize. Hz. İsa’nın (as) nefesiyle dirilmeliydi insanlık. Cemaatler arası diyalogdan önce; dinler arası diyalogu öncelemeliydik. Mazlumların yanında olmak yerine; zalimlere gidip kavli leyin ile irşat etmeliydik. Biz mi irşat ettik, onlar mı bizi irşat etti anlayamadık. Sonuçta irşat olunduk vesselam. Ağabeylerimizin bir bildiği vardır. Onlar bizim için düşünürler. Ağabeylerimize “şartsız ve sorgusuz itaat” kurtuluşumuzun tek yoluydu. İtaat etmez isek hafazanallah amel defteri soldan verilenlerden; cennetliklerin olduğu defterden isminin üzeri çizilenlerden olurduk. Doyumsuz, obez ağabeylerimiz aç gözlülükte sınır tanımamaya başladı. Tepeden baktığı diğer kardeşlerinin elindekilere bile göz diker oldu.  

Ağabeylerimizin ilham kaynağı olan “hoca efendi”si bu günleri görmüş gibi 24 Mart 1991 İzmir Hisar Camiinde diyecekti ki:
“...Ve bir gün "Hey gidi günler" diyeceksiniz.
"Meğer tatlı günler o günlermiş" diyeceksiniz. Belki bende öyle diyeceğim. Ama belki yerin altında belki de yerin üstünde ben de öyle diyeceğim.
Hey gidi günler!
Tam yaşanılacak günlermiş. Hiç durmadan, gecelerinde koşulacak günler, hiç durmadan soluk soluğa küheylanlar gibi gündüzlerinde koşulacak günler...
Utana utana, hicap ede ede, terleye terleye, "Ne olur Allah aşkına coşun" denen günler...
"Burs verin, yurt yapın, okul açın, açın" deyip terin tabandan çıktığı günler...
Ben de diyeceğim sizde diyeceksiniz!
Bugün belki hicranlı günler, belki hasretli günler. Ama bir gün gelecek özlenen günler olacak.
Hey gidi günlerdi o günler. Çünkü o günlerde sürekli olarak tırmanıyorlar, başka hiç bir şeye gönül kaptırmadan, başka hiç bir şeye dil beste olmadan, turnikeye önce girmenin hakkını araştırmadan yürüyor, yürüyorlardı...
Hey gidi günler diyorlardı o çile günlerine, o ızdırap günlerine... Çünkü o günlerin içinde Allah'ın hoşnutluğundan başka mülahaza yoktur.
Çünkü o günlerde büyüklük yoktu!
Çünkü o günlerde herkes küçüktü. Çünkü o günlerde herkes neferdi.
Çünkü o günlerde ağabeylik yoktu.
Çünkü o günlerde herkes turnikeye evvel girmiş olmanın hesabını yapmıyordu.
Çünkü o günlerde "İnsanlar arasında insanlardan bir insan ol" vardı.
Sende hey gidi günler diyeceksin.
Kafanda hiç o türlü duygular ve düşünceler yoktu.
Dinleseler de dinlemeseler de alınmıyordun.
Bir Cumartesi-Pazar, burası Simav senin, orası Gediz benim, şurası Demirci senin ve Pazartesi derslere yetiştirme de yine senin...
Ama alınmıyordun, gönül koymuyordun. Dinleyen yok diye üzülmüyor, tesir etmiyor diye müteessir olmuyordun.
Hey gidi günler... Ne kadar arkada kaldınız, bizden ne kadar uzaklaştınız.
Biz ne kadar büyüdük, siz ne kadar küçük kaldınız!
Ah hizmet günleri... Ah içine başka mülahazaların girmediği günler.
Ah küçüklük, sen ne kadar iyiydin. Arkadaştık seninle.
Hey gidi günler, hey gidi günler...
Uhuvvet, sevgi, yürekten alaka, birbirleriyle fertler sarmaş dolaş olurken, dışarıdan gelenlerin 'Aman Allah'ım, bu ne kardeşlik, bu ne uhuvvet' dediği hey gidi küçük günler.
O kadar büyüdük ki, eğilip de sizi tanımıyoruz ve göremiyoruz.
Biz büyüdük, Everest tepesi olduk.
Ah küçük günler! Sizler de Lut gölü gibi zeminden iki yüz metre aşağıda kaldınız.
Ah yıkılası saltanat!
Ah yıkılası makam sevgisi!
Ah yıkılası şirk ifade eden 'Yaptın, ettim, çattım, kurdum, verdim, ettim, eyledim...'
Haşa!
Böyle düşünüyorken nerelere düştük. Düşünüyorken “düşlere” takılıp kaldık.
Hey gidi günler..."
_

Biz ise, şu günlerde hey gidi günler değil; vah gidi günler vah der olduk.
“Ağa"beylerimizin eline sağlık.
Not: Bozulmuşluğumuzun cemaziyel evveli 1992'de  dinlediğimiz bu vaazla başlar biline.
22-23 Şubat 2014 Gecesi
Ali Sedat ASLAN